|
|
 enneagram ile kişilik analizi
Kitap 2 bölümden oluşmaktadır 1. Bölümde Ennagram ile kişilik analizi anlatılmaktadır. 2. Bölümde ise Enneagram tipleri anlatılmaktadır. Uğur Batı bizi bu kez hayatımızın akışında farkına varmadan kaçırdığımız, basit gibi görünen birçok ayrıntıyı yeniden anlamlandırmaya davet ediyor. Sorular soruyor ve kendi sorularımızı sormamız için bizi kışkırtıyor adeta. Bu kitabı okurken bildiğinizi sandıklarınızı yeniden düşünme ihtiyacını duymanız da mümkün, kimi sorunlarınızla baş etmede çok işinize yarayabilecek küçük, yol gösterici ışıkları da. Yolda ilerledikçe farklı kültürler, çok uzağımızdakiler, ama aynı zamanda da çok yakınımızdakiler bize meğer ne çok ipucu veriyormuş diyebilirsiniz. Sonuçta her şey insan için değil miydi zaten? Mârio Levi /Yazar Birçok insan doğal olarak hayatın anlamını sorguluyor. Ben bu dünyada kişisel gelişim için var olduğumuzu düşünüyorum. Kişisel gelişim içinse bir insanın kendi kişiliğini ve diğerlerini tanıması şart görünüyor. Bu yolda dünyanın en etkili kişilik tanıma yöntemi Enneagram ve yöntemin Kalp’, Zihin ve Beden yaklaşımı bize büyük imkânlar tanıyor. Birçok diğer yaklaşımın aksine Enneagram, dinamik ve tutarlı yaklaşımıyla kişilik tanımada kilit bir noktada. Uğur, bu kitabıyla Enneagram gibi karmaşık yöntemi bize olabilecek en keyifli yolla sunuyor. Hikayeler anlatıyor, çözümlemeler yapıyor. Kitabın dili çok parlak ve sihirli. Uğur bizi aslında heyecanlı bir okuma deneyimine davet ediyor. Ralph Willmann / Dünyaca Ünlü Yaşam Koçu iletişim ve Kişisel Gelişim Uzmanı
 Fethullah Gülen'le 11 Gün
Dünyada beklentilerim değil, derdim oldu. Aynı derdi terennüme devam edeceğim; şartlar ne olursa olsun, sözüme kıymet verenleri eğitim faaliyetleri için dünyanın dört bir yanma koşmaya teşvik edeceğim… Mezara konulurken bile fırsatım olursa yine, gidin okul açın, Türk dilini dünya dili haline getirme mevzuunda gayretten dur olmayın diyeceğim. Esnafımıza dünyanın dört bir yanma sürgünler halinde açılın ve sonra ağaçlar haline gelin, lobiler oluşturun ve Türkiye’yi destekleyin; dünyadan kopmuş bir Türkiye’nin ayakta durması mümkün değildir, demeye devam edeceğim. Türkiye’nin davası büyük bir davadır. Ona topyekûn bir milletin, Milli Mücadele’de olduğu gibi sahip çıkması lazımdır, demeye devam edeceğim. Bu hususta sesimi kesecek ve bana bunları söyletmeyecek bir kanun da bilmiyorum. Ben her zaman milletimin yanında oldum. Gönlümü dolduran şeyler belli olduğu gibi, duruşum da çok nettir
 sağlıklı yaşam için sağlılklı kalp
Hepimiz özel hayatlarımızda kendimizi serbest hissetmek isteriz. Oysa bir şeyin yasaklanması onu daha da cazip küdığı gibi üzerimizde de güç sahibi yapar. Ne yiyeceğimize, nasıl davranacağımıza karışılmasından, hele çocukmuşuz gibi davranılmasından hiç hoşlanmayız. Zira günümüzde çocuklar bile kendilerine çocuk gibi davranılmasından hoşlanmıyor. Bu yüzden eşlerden biri diğerine bir şeyi yapmaması gerektiğini söylediğinde gerginlik yaşanabilir. Herkesin farklı gereksinimleri, hedefleri ve tercihleri vardır. Sağlıklı olma adına kendimizi kısıtlı ve yasaklı bir yaşama zorlama yerine, bir gün yemeği fazla kaçırdığımızda ertesi gün daha dikkatli olarak, bir gün hareketsiz kaldığımızda ertesi gün fazladan yürüyerek, bir gün aşırı tempoda çalıştığımızda ertesi gün kendimize yarım saat zaman ayırarak dengeyi kurmamız mümkündür. Bedeni stres altına sokan ve direnç göstermesine yol açan büyük çapta değişimler yerine, bedenle uyum halinde gerçekleştirilebilecek bazı uygulamaları devreye sokabiliriz. Yaşam tarzını iyileştirme adına yaptıklarını, yoksun kalma ve özveride bulunma olarak görenler, bir süre sonra başlattıkları bu değişimden vazgeçerler. Dolayısıyla bir pedometre4 alıp her gün ekstra 500 adım yürümeyi ya da her gün bir dilim ekmek az yemeği deneyerek de pekâlâ gerekli değişimi başlatabiliriz. (…) Kitabın İçinden sayfa 43
 hata yaptıysam aramızda kalsın
Uzun ve yorucu yolculuklardan sonra denize varmayı çok severim. Hayatın tam içine girip, göze aldığım ne varsa dibine kadar yaşayıp sonra yine kendime dönmek bana hep iyi gelir. Neresi olursa olsun yola çıkmayı severim. Yola çıkmak aşka benzer çünkü. Sonunda er geç yol da aşk da hakkını ister. Ya bir ödül kazanırsın ya da büyük bir diyet ödersin. Ya emeklerin, inançların geri döner sana ya da terk edilirsin. Ama her ikisinde de yaşamış olursun. Her ikisinde de boşuna yaşamadım, dersin. Öyleyse çıkmak yollara. Öyleyse gitmeli. Hep gitmeli…
 erken kaybedenler
Ankara polisiyeleriyle tanıdığımız Emrah Serbes, bu defa direksiyonu kırıyor ve edebiyatımızda pek de işlenmemiş bir başka meseleye el atıyor. Erkek çocukların enerjik, hüzünlü, alengirli dünyasına giriyoruz…
Baba çalışıyor, anne ev hanımı, muhafazakârlığın kalesi…İşçiler, yoksullar, teyzeler, abiler… Kolay ağlayan sert adamlar…
Taşra seyrekliği, mahallenin kalabalığı… Kıskanç, gururlu, saf ergenler… Emrah Serbes, çabuk öfkelenen, kolay vazgeçen, baştan çıkmış erkek çocukları konuşturuyor… Kederli, insana dokunan komik hikâyeler bunlar… ‘Dizinin dizime değişi, Handan’ın annesi için bir kelebeğin kanat çırpışıysa benim için kasırgaydı.
Kaç sene geçti, hâlâ unutmam, günde en az beş sefer aklıma gelir. Biliyorum bu durumun, kökeni memeden kesildiğim güne kadar uzanan psikolojik nedenleri vardır. Ama bir kadını unutulmaz yapan şey, bir vakitler ona duyulan arzunun şiddetiyle doğru orantılı değil midir? O arzunun kıyısında, gerçekleşme olasılığının tam yanı başında, sanki arada başka hiçbir engel yokmuş gibi rahat davranabilmekle, kendini o tatlı yanılsamaya kaptırabilmekle doğru orantılı değil midir? Bu olgunun da mı sorumlusu benim mutsuz geçen çocukluğum? Cevap? Yok! Kalırsın öyle…’
Taşrada ve kâinatta, yapayalnız kalmış erkek çocukların hikâyesi… Erken Kaybedenler… Yoldan çıkmış bir neslin manifestosu…
 aşka veda
Kitap okumayı seven ve Aşk’a dair kitaplara ilgisi olanlar için …
Aşka Veda, Can Dündar’ın aşka dair yazılarını bir araya getiriyor. Körkütük, sırılsıklam aşkları, özlemi, yalnızlığı, ayrılığı ve terk edilme acısını; “kâh içten içe kabaran kâh gürül gürül çağlayan o deli nehri,” anlatıyor.
“Nostaljik bir mazi güzellemesi yapmak istemem,” diyor Can Dündar, zindana dönüşen, koyu bir karanlık olan 70′lerdeki ilişkileri anlattığı yazısında: “Ama aşkın ha babam ertelendiği o kanlı karanlıkta bile, en dayanışmacı ve masum yanları saklıydı insanoğlunun…”
“Şimdi bakıyorum da, umursamaz kalabalıklarda metruk bir yalnızlık yaşıyor neslim…”
Siyasetten ve popüler kültürden kadın ve erkeklerin zaman içinde değişen yüzlerine bakıyor. “Söylenmemiş o iki sözcük yüzünden heba olup gitmiş” nesiller ile nihayet kavuşan ama mutsuz mu mutsuz olan günümüz gençliğini karşılaştırıp şiirini kaybeden zamane ilişkileri sorguluyor. Şehvet sevdadan soyunduğunda, Eros okunu kırdığında, piyasa duruma el koyduğunda aşkın nasıl can çekişmeye, körelip çirkinleşmeye başladığını sergiliyor.
Hazsız evliliklerden evliliksiz hazlara, ateşten gömleği gönüllü giyenlerden, aşkını kariyerine feda edenlere geçişin izini sürüyor.
Aslında bir türlü veda edemediğimiz, her daim ihtimal dahilinde olan aşkı anlatıyor Can Dündar, Aşka Veda’da.
Ve olası bir sevda kuraklığı tehlikesine karşı, okurları uyarıyor…
 uyuyana kadar
Dünyayı etkileyen 2011’in en iyi gerilim romanı, Türkiye’yi de sarsacak…
• Hakları 42 ülkeye satıldı, satışı dünya çapında sekiz ayda 1.000.000’a ulaştı.
• New York Times çok satanlar listesinde haftalarca yer aldı.
• 2011’in Amazon en çok satanlar listesinde tüm kitaplar bazında 7 numarada, cinayet/gerilim/polisiye kategorisinde 2 numarada yer alıyor.
• Wall Street Journal’ın 2011’in en iyi kitap listesinde yer aldı.
• Yayıncılık dünyasının en prestijli ödüllerinden Galaxy Ulusal Kitap Ödüllerinde en iyi polisiye-gerilim kitabı ödülünü ve İngiliz Polisiye Yazarları Derneği (CWA) John Creasey Hançer Ödülü’nü kazandı.
Anıların sana kim olduğunu söyler.
Ya her akşam uyuduğunda anıların kayboluyorsa?
Adını, kimliğini, geçmişini, hatta sevdiğin insanları, hepsini
bir gecede unutuyorsan,
Ve güvendiğin tek insan sana gerçeğin tamamını anlatmıyorsa…
Christine’in hayatına hoş geldin…
Kesinlikle şimdiye dek okuduğum en iyi ilk roman. Tess Gerritsen
Uyuyana Kadar müthiş, sarsıcı bir roman. İnsanı derin, karanlık ve rahatsız edici sulara çekiyor. Bir yandan kimlik ve belleğin anlamı üzerine karmaşık sorulara değinirken, bir yandan da eğlendiriyor.
Los Angeles Times
 beyoğlu rapsodisi
Üç arkadaşın hikâyesi bu. Biraz da Beyoğlu’nun hikâyesi. Beyoğlu’nun karmaşasının, kalabalıkların arasına gizlenen sırların hikâyesi. Sokakların, binaların, bildiğimiz, bilmediğimiz köşelerin, ama en çok insanların hikâyesi. Çocukluktan başlayan, mekânı yine Beyoğlu olan bir dostluğun bugünü anlatılıyor “Beyoğlu Rapsodisi”nde. Üç farklı kişiliğin, üç farklı yaşam tarzının birleştiği bir nokta bu dostluk. Önce onları tanıyoruz, hayatlarına tanık oluyoruz. Sanıyoruz ki, her şey hep böyle doğal gidecek. Sanıyoruz ki, hayat normal seyrini sürdürecek. Ama gün geliyor, bir fotoğraf sergisi hayatlarını değiştiriyor. Önce bir kadın giriyor bu üçlünün arasına, bir Rus. Sonra cinayet fikri hayatlarının bir parçası oluyor. Soruşturmalar, sorular… Ve sırlar geliyor ardından. Ahmet Ümit bu son romanında polisiye gerilim edebiyatının sınırlarını aşmayı deniyor. Okuyucusunu sürpriz bir sonla ödüllendirmenin yanı sıra ölümsüzlük üzerine, dostluk üzerine, aile üzerine, sahip olma duygusu üzerine sorular sorduruyor.
Ahmet Ümit’ten heyecan dozu yüksek bir polisiye roman bekleyenleri hayal kırıklığına uğratmayacak, ama yazarın daha geniş sularda da keyfince yelken açtığını kanıtlayan bir kitap “Beyoğlu Rapsodisi”. Adım adım Beyoğlu ve karış karış insan var bu romanda.
 sihirli düşler kesesi
Sihirli bir keseniz olsa… Sihirli Düşler Kesesi, fantastik bir öykü… Yüz sayfayı aşan hacmiyle uzun öykü olarak adlandırabileceğimiz kitap, ülkemiz gerçeklerine değinirken geleneksel motiflerle güncel yaşamı da fantastik örgüler içinde aktarıyor okura. Anadolu’nun küçük bir köyünde yaşayan Memocan’ın düşlerini Avustralya’da çalışan babasıyla buluşacağı gün süslemektedir. Babası bir gün dönecek ve ona davullu zurnalı bir sünnet düğünü yapacaktır. Çocuk büyür beşinci sınıfı bitirir ama babası hala dönmemiştir. Derken köye bir çadır tiyatrosu gelir. Tiyatroda gösteri yapan bir meddah Memocan’ın düşlerine yeni bir yön kazandıracaktır. Memocan, Keloğlan’la öylesine sihirli bir dünyaya girer ki, Kaf Dağı’nın ardından aşar, zaman mekan olmayan bir yolculukta Cengiz Han’ın ordularının önünden de kaçar. Bir bakar karşısında Hoca Nasreddin… Bir bakar sırtında bir demet odunla Yunus… Mevlana’yla sema yapar, Japon Adalarında Samuraylara yol yordam sorar…
 türkçenin sırları
Yazar: Nihat Sami Banarlı
Nihat Sami BANARLI’nın Türkçe’nin Sırları adlı eseri, Türk Dilinin güzelliklerini, inceliklerini ve ahengini ele aldığı yazılardan oluşmaktadır. Her biri ayrı bir başlık halinde toplam kırk üç ayrı çalışmadan meydana gelen eserdeki yazılar birbirini tamamlar nitelikte olup Türkçe’nin estetiğine dikkat çeken bir bütünlük meydana getirmiştir. Türk Dili üzerine uzun yıllar yaptığı araştırmalarını dilimizin ses, şekil ve mûsikisi arasındaki bağlantılarını ele alan bu eser ilk basımından zamanımıza kadar ilgiyle okunmaktadır.Aşağıda kitaba ait önemli noktaların özeti sunulmuştur…
Bir Dil Konferansı başlıklı yazıda; Nihat Sami Banarlı: Dilin millet için öneminden bahsederek zaman içinde kaynağını dışarıdan alan ideolojilerin milleti tahrip etmek için dili bozmaya yöneleceğine dair kaygılarını dile getirmektedir. Bir Türk dili sevdalısı olan Banarlı “Şu fâni dünya saadetleri içinde hiçbir şey aziz Türk çocuklarına Türk Dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.” diyerek dilimizi öğretmenin önemine işaret ederek bu vazifenin yalnızca Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlere ait bir vazife olmadığına dikkat çeker, diğer öğretmenlerin ve anne babaların bu konuda sorumluluk almaları gerektiğini vurgular. Türk Dilindeki kelimelerdeki nağme güzelliğine dikkat çeken Banarlı, Türkçe’nin ideal bir şiir dil oluşundan da bahseder. Türkçe’nin bir imparatorluk dili olduğunu belirten yazarımız, “Türkçe hüküm sürdüğü toprakların neresinde güzel bir ses bulmuşsa onu kendi bünyesine almıştır.” der. Öz Türkçecilik adına halkın benimsediği bu tür kelimeleri değiştirmenin yanlışlığına işaret eden yazar şöyle demektedir: “Böyle bir tarih boyunca işlene yontula güzelleşmiş halk şiirine, aile harimine, millî vicdana yerleşmiş kelimeleri sevmemiz, anlamamız ve korumamız tabiidir. Böyle kelimeler dillerde, efsanenin Nisan yağmurundan düşen damlaları sedef içinde saklayıp işledikten sonra iri ve parlak inciler haline koyması gibi zamanla ve sabırla işlenmişlerdir. Bu halis incileri birtakım encik boncukla değiştirmek en azından incideki kıymeti anlamamaktadır.”Yanı sıra yazar Türk toplumundaki uzun hece kavramından bahsedip,atalarımızın eski zamanlarda iletişim zor olduğundan kısa ama uzun heceli kelimeler kullandığına;bu yüzden de günümüzdeki eski eserlerin çoğunda bu kavramın olduğundan bahsetmiştir.
İmparatorluk Dilleri başlıklı yazı, “Her halk kendi ikliminin lisanını söyler” şeklindeki Yahya Kemal’e ait cümleyle başlamaktadır. Türkçe’yi sevmenin ve anlamının önce Türk milletini sevmek ve milletimizin tarih boyunca emek verip meydana getirdiği her millî eseri sevmek, anlamak gereği ifade edilerek bir dilin imparatorluk dili olması için sahip olması gerekli şartlar aktarılır. Yazar; Türkçe’nin de bir imparatorluk dili olduğuna işaret eder. Türkçe’nin hüküm sürdüğü imparatorluk içinde kullanılan ve halk tarafından benimsenen kelimeleri değiştirmemek gerektiğini vurgulayarak bunun yanlışlığına temas eder: “Bir dilin doğuşunda, karakterinde, ananesinde ve dehasında başka dillerden derlenmiş kelimeleri millîleştirme hayatı ve kudreti varsa artık o dili öz dil yapmaya kalkmak, dili kendi tabiatından ve dehasından uzaklaştırmaktır ki, bunu ancak cehaletin ve dalâletin elleri yapar… Hakikat şudur ki Türk milleti gibi asırlarca hatta çağlarca dünya sathında konuşmuş büyük ve fatih bir milletin dili öz dil olamaz imparatorluk dili olur.” Türkçe’yi Yahya Kemal’in eserlerinde kullandığı dil olarak tanımlayan yazarımız görüşlerini şu şekilde dile getirir: “Türk dili Kendi Gök Kubbemiz kitabını meydana getiren muhteşem şiirlerin söylendiği lisandır. Bir dil Açık Deniz gibi, Sülaymaniye’de Bayram Sabahı gibi Bir Tepeden, Itrî, Vuslat ve Erenköyü’nde Bahar gibi şiirler söyleyebiliyorsa bu dil hatta dünya ölçüsünde büyük lisan demektir. Kendi Gök Kubbemiz bir semboldür. Türkçe ona benzer ve onun ayarında İstiklal Marşı gibi Çanakkale Şehitleri gibi Bülbül vb. gibi Ahmet Haşim’in Piyalesi’nde musikîleşen şiirler gibi, Orhan Seyfi’nin Peri Kızıyla Çoban Hikâyesi gibi Faruk Nafiz’in Han Duvarları gibi daha nice şiirler söylenmiştir. Bir milleti ebediyen ayakta tutabilecek kudretteki bu müstesna şiirler biliyoruz milletimizi çürütmek isteyenlerin kâbusudur.”
Bir Dil Nasıl Güzelleşir başlıklı yazıda: “Dilleri dil yapanlar birtakım alaylı hatta âlim dilciler değil milletlerdir; milletlerin dile bir güzellik ve bir güzel ses vermek için yaratılmış kadın erkek ve adsız evlâtlarıdır. Bir de milletlerin dillerini seven anlayan ve ilâhî bir güzellikte kullanan büyük şairlerdir.” diyen Banarlı, eserindeki bu başlık altında daha çok şairlerin Türk Dilini şiirleriyle güzelleştirdiklerinin altını çizer. Fransız şiirinden örneklerle düşüncelerini pekiştiren yazar şiirlerdeki halkın benimsediği dili kullanmanın avantajına dikkat çeker.
Bahar ve Türkçe başlığı altında Banarlı; Türkçe’nin yaşadığı ideolojik sıkıntılardan uzaklaşarak onu bir bahar sabahının ümit verici güzelliği içinde bir bahar güneşi kadar beyaz ve berrak bir duyguyla hatırlamak istediğini ifade ederek Türkçe’ye hizmet edenleri yâd eder. Tarihteki en büyük Türk Dili âşıklarından olan Ali Şir Nevâî’nin Türkçe’nin üstünlüğü ile ilgili tespitlerine atıflarda bulunarak Türkçe kelimelerin Nevâî zamanında birer bahar gülü olduğunu söyleyerek Nevâî’nin şu sözlerine yer verir: “Bu âlemin gül bahçelerine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanında göz görmedik el değmedik daha neler ve neler vardı. Ama bu mahzenin yılanı kan dökücü ve bu güllerin dikeni sayısızdı. Bunları görünce düşündüm ve dedim ki: Demek bizim Türk şairleri bu korkulu ve dikenli yollardan çekindikleri için Türkçe’yi bırakıp gitmişler. Ben Türkçe’nin fezasında tabiatımın atını koşturdum; hayalimin kuşunu kanatlandırdım. Vicdanım bu hazineden nihayetsiz kıymetli taşlar la’ller, inciler aldı; gönlüm bu gül bahçesinin türlü çiçeklerinden uçsuz bucaksız güzel kokular kokladı.” Türkçe’nin güzellikleriyle söylenmiş her söz ve şiiri birer gül demetine benzeten Banarlı, Fuzuli’nin Leyla ve Mecnun’unu bu güllerden biri olarak vasıflandırır.
Beyaz Lisan başlıklı yazıda; Türkçe’nin Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî dönemindeki seyrinden bahsedilir. Abdülhak Hamîd, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve Faruk Nafiz’den Türkçe’nin hakiki sanatkârları olarak bahsedilir.Ömer Seyfettin’in asıl Türkçe’yi bu lisanlardan uyanışla başlattığına dikkat çeker,ve Seyfettin’in bu lisana ‘Beyaz Lisan’ adını verdiği söylenir.
Altın Yumurtlayan Tavuk başlığı altında yazıya başlık olan hikâye aktarılarak “Yirminci asır Türkçe’si başlangıçta milletimize altın gibi kıymetli ve güzel kelimeler kazandıran tılsımlı bir talih kuşuydu. Günümüz dilcileri onu boğazladılar. Hikâye budur. Bugün Türkçe’mizi her bakımdan huzursuzluk ve yoksulluk içinde bırakanların kelime diye yaydıkları bu müzahrefat, onların hoyratça boğazladıkları altın yumurtlayan tavuğun kursağında bulduklarıdır. Gerçek Türkçecilik milletin zevkine ve sevgisine yedire yedire işlenen millî kelimeler ve söyleyişler anlayışıdır.” denilerek konu atıfta bulunulan hikâye ile özdeşleştirilir.
Benim Dünyam başlıklı yazıda Türk Halk zevkinin bir kelimeyi Türkçeleştirirken ona verdiği ahenk ve sihirli söyleyişe dikkat çekilir Giyim ve kuşamlarda kullanılan elbiselerin isimlerinden bahsedilerek bunların salt bir nesne adı olmaktan çok elbisenin işlevi ile Türk zevkini çağrıştırıcı bir mânâ zenginliği taşımasının önemine temas edilerek şöyle denilir: “Son yıllarda şehir kızlarımızın giydiği kaba, iri makine dikişli, soluk renkli dar Amerikan pantolonlarının zevksizliği yanında yörük kızı Ayşe’nin hâlâ çok güzel ve çok millî bir hava ile dalgalanan zarif şalvarını ondan da yani gömlekten de cana yakın bulurdum.”
Kelimelerin İzdivacı başlıklı yazıda: izdivaçta olması gereken uyumdan örneklerle söz edilerek bunun zorluğundan bahsedilir. Ancak ikiz ruhlarla bunun mümkün olduğundan bahisle Türk Dilindeki kelimelerin izdivacının böyle sihirli bir izdivaç olduğu söylenir. Türk halkının kudretli lisan zevki ile renkli ve ışıklı terkiplerin bu şekilde oluştuğunu bahsederek bunlar nur topu gibi yeni ve millî bir izdivacın evlâtları olarak vasıflandırılır: Akarsu, anadili, anayol, akağa, bindallı, bozkır, cankurtaran, çamsakızı, yanardağ, demiryolu, ateşböceği, kuş dili, ebemkuşağı, karakalem, karayel, hanımeli, yavruağzı, gülkurusu, camgöbeği, gece mavisi, su yeşili, nar kırmızısı örnekleri verilir. Kelimelerin izdivacı bazen insanların izdivacından doğan güzel yavrulara ad olur, diyen Banarlı, bu tür isimlere şunları örnek olarak verir: Gülnur, Gülşah, Gülten, Güldalı, Gülderen, Gönlügül, Ayşegül, Yazgülü.. Ayrıca bunların Türkçe’nin gelişmesinde önemli yeri olduğu anlatılır.
Güzel Evin Hikâyesi başlıklı yazıda; Ev kelimesinin öztürkçe oluşundan bahsedilerek kelimenin Türk Dil tarihi içindeki seyrinden bahsedilmiştir.Genel olarak bu bölümde de halkın kabul ettiği dile sahip çıkma tavsiye edilir: “Bizim dil konusunda yapacağımız iş kelime fethinden hatta kelime idhalinden korkmamaktır. Şu şartla ki İngilizlerin, Fransızların bilhassa büyük Türk halkının yaptığı gibi derhal millî damgamızı vurabilelim. Onları Türkçe’nin sesiyle ve kendi estetiğimizle millîleştirelim.Çünkü ortak medeniyetler içinde milletlerin en büyük zaferi işte bunu yapmak, bunu yapabilmektir.”Ayrıca Türk milletinin böyle önemli kelimeleri her şeye karşın koruduğundan bahsedilmiştir.
|
En Çok Satan Kitaplar 2.Gülse Birsel
Yazlık
3.Aklından Bir Sayı Tut
John Verdon
4.Aşkın Gözyaşları
Sinan Yağmur
5.Aşk Kuantumu
Nuray Sayarı
6.İsim, Şehir, Hayvan
Yılmaz Özdil
7.Evrenden Torpilim Var
Aykut Oğut
8.Serenad
Zülfü Livaneli
9.Şeytanın İflası - Sırça Tuzak 2
Nermin Bezmen
10.Aykut Oğut
Aykut Oğut
|
Recent Comments